Cumhuriyet, 7.7.2003
Çelik Gülersoy öldü
İstanbul âşığını yitirdi
**Kente duyduğu büyük sevgi ve kent için yaptıklarıyla tanınmasına karşın,
kendini İstanbul değil Türkiye sevdalısı olarak gören yazarımız Çelik
Gülersoy, onarımını üstlendiği Büyükada'daki Fabiato Köşkü'nde rahatsızlandı.
Çelik Gülersoy, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. HATİCE TUNCER'in
röportajı
Turing Yönetim Kurulu Başkanı, gazetemiz yazarı Çelik Gülersoy'un ömrü
projelerini tamamlamaya yetmedi
Bir Türkiye sevdalısını yitirdik
HATİCE TUNCER
Türkiye sevdalısı, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı,
gazetemiz yazarı Çelik Gülersoy' u (73) dün kaybettik. Yaşadığı kente
sorumluluk duyarak onarımını üstlendiği eserlerden birinde, Büyükada'daki
Fabiato Köşkü'nde rahatsızlandı ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
Gülersoy'la 20 Haziran günü harabeden dönüştürdüğü Konukevi Oteli'nde
yaptığımız bu röportajı gündemin yoğunluğu nedeniyle ne yazık ki ölümünden
sonra yayımlıyoruz.
''Beton üzerine reçel döktük'' dediği İstanbul'un en güzel bahçelerinden
birinde yaptığımız söyleşide, yok olmaktan kurtardığı ve kente armağan
ettiği 'Köşkler' in elinden alınarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne
bağlı BELTUR'a verilmesinden söz etmek istemedi. Özverili çalışmaları
için ''Mantıklı bir açıklaması yok'' diyordu ve ''Bu bir delilik'' diye
nitelendiriyordu.
Toplum henüz yaptıklarını anlamaya hazır olmadığı için kaybetmeye mahkûmdu,
çünkü ''İstanbullu henüz kentine sahip çıkmıyordu'' .
İstanbul'da çarpık kentleşmenin nedenlerini ve sonuçlarını değerlendirip
anılarını da şöyle aktardı: ''Nüfusu artacak ama onlara hiçbir geçim kapısı
açmayacaksınız. Kendi kaderine bırakacaksınız. Çamlıca'yı restore ettiğimizde
bazı sosyetik hanımlar 'Çok güzel, ama satıcılara bir çare bulmadınız'
demişlerdi. Ben de onları şöyle bir çevirip aşağıda Ümraniye'yi gösterdim.
'Siz oralara bir çare bulun, biz de bunlara çözüm getirelim' dedim. İşsiz
üreten, şekilsiz, disiplinsiz, başı sonu belli olmayan yerleşim yerleri
var.''
Vefa'nındır booozaam...
Çelik Gülersoy, adını ''Sokaktan Kaybolan Sesler'' koymayı düşündüğü eski
İstanbul'un seyyar satıcıları üzerine bir kitap hazırlıyordu. Dünün gezgin
satıcıları ile bugünküleri kıyasladığı kitabı anlatırken bozacının tekerlemesini
de seslendirdi. Günümüzün ve dünün seyyar satıcıları şöyleydi: ''En büyük
fark onlar kendi üretimlerini satıyorlardı. Özel yoğurdu toprak kâsede
satan yoğurtçumuz akşamları çıkardı. Kendi yapımı şekerleri başının üstüne
koyduğu büyük cam kavanozda satan şekercimiz vardı. Yüzyıllar boyunca
böyleydi. İkinci özelliği, her il belli bir üründe uzmanlaşmıştı. Safranbolulular
lokum satardı mesela. Onlar kendi vilayetlerinde dedelerinden bunları
öğreniyorlar, sonra en büyük geçim kapısı olan 'Payitahta' gelip sanatlarını
icra ediyorlar. Üçüncüsü İstanbul'un motiflerinden biri haline gelmiş,
belli bir müzikaliteleri vardı. Bir tanesi hâlâ kulağımda 'Vefa'nındır
booozam'... Şimdi herkes sokakta, ne olduğunu bilmeden herkes her şeyi
satıyor.''
İstanbul âşığı Gülersoy'a eskiyi korurken gelişmenin önünü nasıl tıkamayacağımızı
sormuştuk. ''Büyüyen her şehir eski değerlerini yok eder'' diye başladı
ve şöyle devam etti: ''Bütün mesele gidenin yerine gelenin kalitesinde.
Avrupa'nın büyük kentleri 100-150 yıl önce bu süreçten geçmişler. Eski
Paris yüzde 90 oranında yok olmuş, yüzde 10 oranında korunmuş. 1850'lerden
söz ediyorum. İstanbul'da bir sel geldi, eskiyi götürdü. Fakat yerinde
çok kötü bir yığıntı bıraktı. İstanbul'da bugün beş on tane cami dışında
dünyaya sunabileceğimiz 'Bak işte bu şehrin karakteristiğidir' diyebileceğimiz
bir eser yok.''
Yeni kazıklı yollar
İstanbul'un nüfusunu bugün hiç kimsenin bilemeyeceğini, 1960'lardaki göçle
kentin dengesini kaybettiğini ve yöneticilerin çaresiz kaldığını dile
getiren Gülersoy'un İstanbul'un imar tarihiyle ilgili Osmanlı döneminden
başlayarak verdiği detaylı bilgiyi biz özetleyerek aktarıyoruz: ''İstanbul,
Cumhuriyet tarihinde 3 büyük imar operasyonu geçirdi. 1939-45 Lütfi Kırdar
dönemi, sonra 1956-1959 Adnan Menderes' in dönemi ve üçüncüsü Bedrettin
Dalan dönemidir. Kırdar'ı mazur görüyorum, çünkü şehrin patlayacağına
dair hiçbir belirti yoktu. Menderes'in o mazereti yoktu. Çünkü hem patlamaları
kendisi hazırladı. Zaten patlamış bir şehir devralan Dalan, kazıklı yollar
gibi İstanbul'un doğasına, tarihine, sanatına ters çözümlere gitti. Bu
şehir ya Dolmabahçe Sarayı'nın önünden kazıklı yol geçirmek zorunda kalacak
ya da arkasından çift yol geçirecek. İkisi de sarayı mahvedecek. Ben ölü
bir şehir kalsın demiyorum, ama kendi ölçüleri içinde yaşayan bir kültür
şehri istiyorum.''
Soğukçeşme Sokağı
Gülersoy, Ayasofya ile Topkapı Sarayı arasında uzanan dar yoldaki çirkin
beton kulübelere ''bir sihirli değnek'' gibi dokunarak ''Soğukçeşme Sokağı''
nı yarattı. Beton viranelerle dolu daracık yolu, İstanbul'un içinden trafik
geçmeyen, manolyalar, hanımelilerle süslü, bir apartman içermeyen tek
sokağı haline getirdi.
İstanbul'un güzellikleri
Sultanahmet'teki Konukevi'nin bahçesinde mis kokulu ağaçlar altındaki
sohbetimiz sırasında çevreyi kuşatan binaların çirkinliğini işaret edip
şöyle konuştu: ''İstanbul, çarpık bir beton deniziyle çevrilmiş güzellikler
yaşatıyor. Adacıklar ama etrafını çeviren deniz çok sağlıksız, dünyanın
en kötü ve sağlıksız betonu yığılmış. Bütün dünya uzmanlarının üzerinde
birlik olduğu deprem tehlikesini 1985'te ilk kez ben hatırlatmıştım. O
deprem günlerine kalmak istemiyorum.''
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ''Kentim İstanbul'' projesinden çekilme
nedenini de şöyle anlatmıştı: ''Bunun bu kadar kolay bir iş olmadığını
düşündüm. Bir şehirli olmak toplantıyla, duvara afiş asarak olacak şey
değil. Eski İstanbullular imtiyaz sahibi olduklarını sanıyorlar. En fazla
5 göbek İstanbulludur. Vaniköy, Vanlı Mehmet Efendi' nin köyüdür. Eskiden
şehirde oturanlar çoğunluktaydı, yeni gelenler azınlıktaydı, eriyorlardı.''
Restorasyonunu ve yeniden düzenlenmesini üstlendiği Yıldız Parkı'ndaki
köşkler, Çamlıca Tepesi, Hıdiv Kasrı'nın işletmesinin BELTUR'a verilmesi
hakkında hiç konuşmasa da Gülersoy'u ne kadar çok kırdığı belliydi. Emeğini
akıttığı İstanbul'un incilerini içi burkularak anlattı: ''Kariye'de yerleri
satmak zorunda kaldık. Bizimki çılgın bir fedakârlık örneği. Gerek elimizdeki
bütün parayı harcayarak, gerek hayatımızı ortaya koyarak o şeylere erişmek
istedik. Yıldız Parkı'na genç kızlar gidemezdi. Biz bu pis lekeyi de sildik.
Belediyenin 40 yılda yapmadığını biz 15 kişiyle 5 yılda yaptık. Deliler
gibi çalıştık. Eski haline dönmesi sosyolojik olarak kaçınılmaz. Belediyeyle
mukavelemiz Aytekin Kotil döneminde 20 yıllığına imzalandı. Askerler 1980'de
gelip 10 yıla indirdi. Recep Tayyip Erdoğan başkan olduğunda mukavelenin
süresi bitmişti. Türkiye'de o kadar haksızlık ki orta da bırakılışımız.
Yıldız Parkı'na Abdülhamit' ten sonra oraya en fazla altını biz döktük.
Yıldız Parkı'na yönelik genel bir kültür görevi diye, şehre karşı sorumluluk
diye girdik. Tek başıma senelerce bir oyun oynadım, sonra da tuttuk kenara
atıldık. Hıdiv Kasrı dünyada bir şöhret oldu, ama Türk halkıyla arasında
bu bağ kurulamadı.''
İstanbul sevdası
Gülersoy, İstanbul sevdalısı tanımımızı beğenmeyerek ''Türkiye sevdalısı''
diye düzeltti. Yanında çalışan Tuncelili bir işçinin gösterdiği Munzur
Dağı fotoğrafından etkilenerek geliştirdiği projeyi şöyle anlattı: ''Amacımız
zengin İstanbullulara hakiki bal yedirmek değil, yoksul köylülere kaynak
aktarmak.'' Munzur fotoğraflarını gösterirken yazdığı şiiri okudu: ''Dağda
silah sussun/Yücelerden billur sular dökülsün/Bin renkli çiçekler, yerleri
örtsün/Arı vızıldasın, yel uğuldasın/İçimize essin, güven rüzgârı/Yüzümüzden
aksın, sevinç yaşları/Tanrı emaneti bu eşsiz doğa/Bu cennet ülke, bu vatan
bizim...''
Cumhuriyet, 7.7.2003
BİR KOLYENİN İNCİLERİ GİBİ...
Betonun üzerine reçel dökerdi
Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nu yeniden organize eden Çelik Gülersoy,
kurumu ulusal bir boyuta taşımıştı. Gülersoy'un ''Beton üzerine reçel
döktük'' dediği çalışmalarından bazıları şöyle: ''Karacaahmet'te Ayrılık
Çeşmesi'ndeki tarihi mezar, Kandilli Tarihi Mezarlığı ve Sultanahmet Talat
Paşa Konağı'nın onarımı, Kapıkule Gümrüğü'nün yeniden inşası, Yıldız Parkı'nın
düzenlenmesi, Galata Mevlevihanesi bahçe düzenlemeleri; Yıldız Parkı'ndaki
Malta Köşkü, Emirgan Parkı'ndaki Sarıköşk, Pembeköşk ve Beyazköşk'ün restorasyonu,
Hıdiv Kasrı'nın onarımı, Kariye Müzesi'nin çevre düzenlemesi, Soğukçeşme
Sokağı'nın yapımı ve donatılması.'' . Tarihi değerlere sahip çıkarak onları
''Bir kolyenin incileri'' gibi dizen Çelik Gülersoy Bebek'teki eski iskeleyi
de restore ederek doğal ürünlerin satıldığı bir mekâna dönüştürdü.
Şövalye unvanı
1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na Recep Tayyip Erdoğan'
ın seçilmesinin ardından Yıldız Parkı köşkleri, Hıdiv Kasrı ve Çamlıca
Tepesi'nde düzenlediği yerlerin işletmesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne
bağlı BELTUR'a devredildi.
Kurduğu İstanbul Kitaplığı ile dizi eserler yayımlayan Gülersoy, 1959
yılında ''Tabiatı Koruma Broşürü'' nü yayımladı. Gülersoy, 1967 yılında
da İstanbul yollarına ilk kez trafik levhalarının konulması çalışmasını
gerçekleştirdi. İtalya ve Fransa cumhurbaşkanlarından ''şövalye'' ve ''ulusal
takdir'' nişanları alan Gülersoy, Kültür Bakanlığı'nın 2000 yılı ''Kültür
ve Sanat Büyük Ödülü'' ne de layık görülmüştü.
Cumhuriyet, 7.7.2003
En sevdiği yerde veda etti
İstanbul Haber Servisi
- Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı, gazetemiz
yazarı, Çelik Gülersoy dün Şişli Osmanoğlu Kliniği'nde yaşamını yitirdi.
Eski Mimarlar Odası Başkanı Oktay Ekinci pankreas kanseri nedeniyle hayatını
kaybeden Gülersoy'un restorasyonunu üstlendiği Soğukçeşme Sokağı'nın girişine
Gülersoy anıtının yapılmasını önerdi. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'ndan
verilen bilgiye göre Gülersoy (73), Büyükada'daki 120 yıllık kâgir ve
harap Fabiato Köşkü'nün onarımıyla kitaplık, konser salonu ve kafeye dönüştürülen
Kültür Evi'nde önceki akşam klasik müzik konseri dinlerken rahatsızlandı.
Şişli'deki Osmanoğlu Kliniği'ne kaldırılan Gülersoy, bu sabah saatlerinde
pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti.
Jandarma komutanı babasının Doğu hizmetinde bulunduğu 23 Eylül 1930'da
Hakkâri'de doğan Çelik Gülersoy, 1958'de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni
bitirdi. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nda çeşitli görevlerde bulunduktan
sonra 1965 yılında genel müdürü olan Gülersoy, bu kurumda yönetim kurulu
başkanlığı yapıyordu.
Ruhunda mimarlık vardı
Eski Mimarlar Odası Başkanı ve gazetemiz yazarı Oktay Ekinci, Gülersoy'un
ölümü üzerine şunları söyledi: ''1990'lı yıllarda Çelik Gülersoy'a 'Mimarlığa
katkı Ödülü' vermiştik. O yıldan bugüne kadar da bu ödülü Türkiye'de en
fazla hak eden bir insan olarak yaşadı. Ruhunda mimarlık vardı. Yüreğinde
de hep İstanbul vardı. Sultanahmet'teki Ayasofya'nın yanında, Soğukçeşme
Sokağı'nın girişine, kendisine yakışır, zarif bir anıt dikilmeli ve İstanbul
durdukça Çelik Gülersoy'la sonsuza dek kucaklaşmalı.''
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM Başkanı Bülent Arınç , Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan, Kültür Bakanı Hüseyin Çelik de yayımladıkları mesajlarda
Gülersoy'un ölümünden duydukları üzüntüyü dile getirdiler.
Cumhuriyet, 8.7.2003
DSP lideri Ecevit, bugün toprağa verilecek gazetemiz yazarı için
mesaj yayımladı:
Çelik Gülersoy'un anıtı dikilmeli
İstanbul Haber Servisi - Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun 38 yıllık
genel müdürü ve son yönetim kurulu başkanı, gazetemiz yazarı Çelik Gülersoy
(73) bugün İstanbul'da törenlerle toprağa verilecek. DSP Genel Başkanı
Bülent Ecevit, Gülersoy için İstanbul'da bir anıt yapılması gerektiğini
söyledi. Pankreas kanseri nedeniyle önceki gün sabah saatlerinde yaşamını
yitiren Çelik Gülersoy için ilk tören, saat 11.00'de Türkiye Turing ve
Otomobil Kurumu merkezinde düzenlenecek. Gülersoy'un cenazesi daha sonra,
Teşvikiye Camii'nde öğleyin kılınacak namazın ardından Demirciköy Mezarlığı'nda
defnedilecek. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Gülersoy'un ölümü üzerine
yayımladığı mesajda, İstanbul'a ve Türk kültürüne katkılarının eşsiz değerde
olduğunu ifade ederek Gülersoy için İstanbul'da bir anıtın gerekli olduğunu
belirtti. Ecevit, ''Böyle bir anıtın yapılmasına, onun büyük hizmetler
verdiği Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu öncülük edebilir'' dedi.
Cumhuriyet, 8.7.2003.
Çelik Bey'i Yitirdik
Oral Çalışlar
Çelik Gülersoy , çok özel bir insandı. Merakları, örgütleme yeteneği,
insanlarla ilişki kurma başarısıyla, herkese örnek olacak özelliklere
sahipti. Yaptıklarını hepimiz biliyoruz. Nasıl yaptığını da az çok biliyoruz.
Çelik Bey, elindeki olanakları İstanbul için harcadı. Kendisi İstanbul
için yaşadı, İstanbul'la haşır neşir oldu. Bu kent için yaşarken öldü.
Yaşama veda ettiği gün Büyükada'da restore ettirdiği Fabiato Köşkü'nün
bahçesinde klasik müzik konseri dinliyordu. Yazları, Büyükada Kültürevi
olarak adlandırdığı bu mekânda düzenlediği klasik müzik konserlerinden
birisiydi bu.
Son yıllarda en çok emek verdiği, bulunmaktan en çok keyif aldığı yer
Büyükada'ydı. Önce Nizam caddesinde Ahmet Emin Yalman 'ın adıyla anılan
köşkü Turing için alıp tamir ettirdi. Hemen o binanın arkasında ise kendisine
ahşap güzel bir ev almıştı. Daha sonra İstemihan Talay 'ın Kültür Bakanlığı
döneminde Fabiato Köşkü'nü Hazine'den devraldı. Orayı restore ettirip
kullanıma açtı.
İki yıl önce ise Büyükada İskelesi'nin üzerindeki mekânı Turing Cafe olarak
hizmete sundu. Çelik Bey, bu binaların, bahçelerin ve kafelerin restorasyonu
sırasında Ada'nın tarihine ve eski eserlerin korunmasına meraklı olanların
zaman zaman eleştirilerine uğradı. Eleştirilerden öğrenen bir insandı.
En son yaptığı Turing Cafe'nin restorasyonu sırasında Büyükada'nın restorasyon
konusunda en duyarlı isimlerinden ressam Tiraje Dikmen 'e danıştı. Onun
önerilerini dikkate aldı. Kendisini Fabiato Köşkü'nün bahçesini düzenlemesi
nedeniyle eleştirenlerle karşılaştığında şöyle söylüyordu: ''Her şeyi
Tiraje Hanım'a danıştım. Bir eleştiriniz varsa günah benim değil.'' Geçekten
de Büyükada İskelesi'nin üzerindeki Turing Cafe herkesi mutlu etmişti.
****
Çelik Bey dostumdu. Onunla tarih ve felsefe üzerine sohbet etmekten özel
bir zevk alırdım. Zaman zaman yazılarımda onun adından söz etmeden onunla
konuştuklarımızı aktardığım olurdu. Gülersoy, derin bir tarih bilgisine
sahipti. Ondan bilmediğimiz çok özel öyküler dinlerdik. Cumhuriyet devrimlerinin
korunmasına ve geliştirilmesine önem verirdi.
Fikir tartışmalarında da eleştirilere açık bir tutum gösterirdi. Örneğin
bir gün bir konuda tartıştıysak ve ikna olmuşsa ertesi gün bunu telefon
edip söyleyebilecek kadar çelebiydi, kendine güvenliydi. Hatasını kabul
etmekten çekinmezdi. Bu yönüyle de bizleri etkilerdi. Ondan öğrendiklerimizin
içinde bu özelliği de vardı.
Çelik Gülersoy, Büyükada'nın tahrip edilmesini, tarihi binaların yıkılmasını,
Ada'nın dört bir yanında vızır vızır dolaşan, devlet kurumlarına ait motorlu
araçları gördükçe çok üzülüyordu. Bu konuda Ada'nın yöneticilerine eleştiri
ve uyarılarını iletiyordu. Zaman zaman Büyükada'daki tahribata, kuralsızlığa
duyduğu üzüntü nedeniyle Büyükada'yı terk etmeyi düşündüğünü söylediği
bile oluyordu. Çelik Bey çalışkandı. Sürekli projeler üretir, yeni bir
şeyler yapmaya çalışırdı. Her karşılaşmamızda yeni projelerden söz ederdi.
Ressam Tiraje Dikmen onunla iki gün önceki karşılaşmalarını ve konuşmalarını
aktardı: ''Son gördüğümde çok zayıflamıştı. Her zaman olduğu gibi romatizmalarından
şikâyet ediyordu. Bu yıl küçük bir tekne satın aldığını, Adalar çevresinde
sandal gezileri yapabileceğimizi söylüyordu.''
Çelik Bey'in ölümünü duyan Sabahattin Çetin telefon etti, bir anısını
aktardı: '' Nurettin Sözen 'in belediye başkanı seçildiği 1989 seçimlerinden
önce SHP'ye aday arıyorduk. Erdal İnönü ve Sevinç İnönü aday tespiti için
İstanbul'a gelmişlerdi. Çelik Gülersoy'u önerdim. İnönüler çok sevindiler.
Erdal Bey'in önerisi üzerine Gülersoy'la görüştüm. O da heyecanlandı.
Ancak bazı tereddütleri vardı. 'Kolay yıpratılabilirim' dedi. Olmadı.
Erdal Bey, Gülersoy'un kentin tarihsel dokusuna yaptığı katkılara çok
önem veriyordu.''
Çelik Gülersoy hukukçuydu, yöneticiydi. Turing kurumunun bütün olanaklarını
İstanbul'a harcadı. İstanbul için yaşadı, İstanbul için yaşarken öldü.
73 yaşındaydı. Daha yapabileceği çok şeyler vardı. Mutlaka yeni keşiflerde
bulunurdu.
Çelik Gülersoy'lar kolay yetişmiyor. Onunla birlikte ülkemiz önemli bir
birikimini, bir İstanbul efendisini, bir aydını yitirdi. Yerini zor doldururuz.
Onu sevgiyle, dostlukla, saygıyla uğurluyoruz.
Cumhuriyet, 9.7.2003
POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
HİKMET ÇETİNKAYA
Sokaktan Kaybolan Sesler...
Hiç ama hiç İstanbul'u konuşmamıştım Çelik Gülersoy 'la. Daha çok Türkiye'yi
konuşurduk. Cumhuriyet devrimlerine bağlı, bir Türkiye sevdalısıydı Çelik
Bey...
Mayıs ayıyla birlikte Sultanahmet'teki Soğukçeşme Sokağı hareketlenirdi...
Sıcaklar bastırdığında, Soğukçeşme Sokağı 'nda 'soluklanırdık' arkadaşlarla
birlikte...
Orası hep serin olurdu...
Konukevi'nin bahçesinde kahvelerimizi yudumlarken Çelik Gülersoy kapıda
görünürdü...
Ihlamur ağaçlarının altında kimi zaman sohbet ederdik...
O bir Türkiye sevdalısıydı. Kısa ve öz konuşurdu:
''İşler pek iyi gitmiyor!''
Dün sabah Konukevi'nin bahçesinde kahvemi yudumlarken gözlerim bahçe kapısındaydı...
Çelik Bey, kapıdan girip gözlerini kısarak oturduğum masaya yönelecekti...
Belki onunla 'bir pazar yazısı' üzerine konuşacak, Raymond Queneau 'nun
yıldızcıklarından, Çin denizindeki bir tayfundan, top gibi kırmızı bir
güneşten söz edecektik...
Biliyordum artık hiç karşılaşmayacaktık Çelik Bey'le...
Onunla son röportajı Hatice Tuncer yapmıştı...
Sanırım yirmi gün önce İbrahim Yıldız, Cengiz Yıldırım ve ben, Konukevi'nde
yine bir akşamüstü kahvelerimizi yudumlarken aklımıza gelmişti Çelik Gülersoy'la
bir röportaj yapmak...
O gün Çelik Bey'in gelmesini bekledik...
Gelmemişti...
***
Ve ben dün sabah Soğukçeşme Sokağı 'ndaydım...
Hatice Tuncer'in Çelik Bey'le yaptığı son röportajda, yazdığı bir şiirini
görmüştüm...
Konukevi'ne girip bir masaya oturduğumda Çelik Bey'in yazdığı şiiri okumuştum:
''Dağda silah sussun, hiç konuşmasın
Yücelerden billur sular dökülsün
Bin renkli çiçekler yerleri öpsün
Arı vızıldasın yer uğuldasın
Bu cennet ülke bu vatan bizim'' .
Çelik Gülersoy'un son yazıları Cumhuriyet'te çıkmıştı. ( 5 Haziran 2003
.)
Ağıt başlığındaki yazıları bir kez daha okudum...
Şöyle diyordu Çelik Bey:
''Biz bu trenin son vagon yolcularıyız. Vagonun arka balkonunda iken bunu
anlamadık. Katar bizi indirip gözden uzaklaştıktan sonra, bir beton selinin
ortasında şimdi anlıyoruz...''
Kendi kuşağının dramını anlatıyordu Çelik Bey...
Yok olan bir kenti, denizlerini, sularını, doğasını, güzelliklerini dile
getirirken hiçbir şeyin farkında değildik?
Yakacık'tan yola çıkmış, oradan Sultanbeyli 'ye, Kozyatağı 'na ulaşmıştı...
Eski Kartal köyü büyüye büyüye Yakacık'la birleşmişti...
Her yer beton yığınıydı, Sultanbeyli, Kozyatağı hattı binlerce blok taburuydu...
18 Haziran 2003'te Sarıyer'in poğaçalarını, Yeniköy'ün ünlü çirozunu anlatıyordu
Çelik Bey...
Çelik Bey, salt İstanbul'a değil, Türkiye'ye gönül vermişti!..
Aydın bir kişiydi!..
İmamların Türkiye'yi yönetmesini içine sindiremiyordu!..
***
O bir Cumhuriyet tutkunu, bilinçli bir aydınlanmacıydı!..
Gardırop Atatürkçüsü değil, çağı yakalayan gerçek bir Atatürkçüydü!..
Soğukçeşme Sokağı'nı yapınca çok eleştirildi o...
''Topkapı Sarayı önüne ev yapılır mı hiç?''
İlginçtir, Soğukçeşme Sokağı'nı İstanbullular bilmez ama turistler bilir!..
Çılgın özverilerde bulundu İstanbul için Çelik Bey!..
Munzur 'da yoksul köylülerin arı kovanlarını çoğaltmak için çaba harcadı!..
'Sokaktan Kaybolan Sesler' i yazıyordu...
Dünün ve bugünün sokak satıcılarını anlatacaktı...
Yarım kaldı!..
'Sokaktan Kaybolan Sesler' arasında, yaşamın derinliklerinde iz bırakarak
aramızdan ayrıldı!..
hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
www.hikmetcetinkaya.org
Faks numaramız: 0212/ 513 90 98
Cumhuriyet, 9.7.2003
Çelik Gülersoy son yolculuğuna kemanla uğurlandı
İstanbul âşığına hüzünlü veda
Çelik Gülersoy, dostları ve iş arkadaşlarınca düzenlenen törenlerle son
yolculuğuna uğurlandı. Gülersoy, dostlarının tıklım tıklım doldurduğu
Teşvikiye Camii'nde kılınan öğle namazının ardından, gözyaşları içinde
Kilyos Demirciköy Mezarlığı'na annesinin yanında toprağa verildi. (BURCU
GÜREL)
İstanbul Haber Servisi- Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun 38 yıllık
genel müdürü ve son yönetim kurulu başkanı, gazetemiz yazarı Çelik Gülersoy
toprağa verildi.
''İstanbul âşığı'' Gülersoy için ilk tören, Türkiye Turing ve Otomobil
Kurumu Merkezi'nde yapıldı. Yoğun duyguların yaşandığı törende sanatçı
Bora Gürel 'in kemanı eşliğinde bestesini Albinoni ' nin yaptığı ''Adagio''
adlı eseri ile uğurlandı. Gülersoy, dostlarının tıklım tıklım doldurduğu
Teşvikiye Camii'nde kılınan öğle namazının ardından, gözyaşları içinde
Kilyos Demirciköy Mezarlığı'na annesinin yanında toprağa verildi. İstanbul
Valisi Muammer Güler , herkesin Gülersoy gibi düşünceli olması gerektiğini
ifade etti.
Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül , Gülersoy'un İstanbul'u çok sevdiğini,
ve İstanbul'a unutulmayacak hizmetler sunduğunu beliterek, 'Kente sahip
çıkmak uygarlıktır' sözünün Gülersoy'a ait olduğunu ifade etti. Sarıgül,
''Hocamın bize bıraktığı kültür değerlerini koruyacağız. Bunu yapmazsak
o mutsuz olur'' dedi.
Adalar Belediye Başkanı Coşkun Özden , adaların gerçek bir dostlarını
kaybettiğini belirterek, ''İdealleri ondan sonra da yaşatılacaktır'' diye
konuştu. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna da Gülersoy'un
kaybının büyük olduğunu vurguladı. Ağabeyi Fikret Gülersoy , onun ailenin
en küçüğü olduğunu buna karşın, onun kendini çok iyi yetiştirdiğini belirterek,
''İleriye dönük görüşleri olan bir insandı. Topluma, İstanbul'a çok şey
bırakmak istiyordu'' dedi.
Aynı zamanda Ada Dostları Derneği'nin kurucusu da olan Gülersoy, için
dernek çalışanlarının da hazır bulunduğu törene Beşiktaş Belediye Başkanı
Yusuf Namoğlu , Yalova Belediye Başkanı Coşkun Özden , Yalova Vali Yardımcısı
Mustafa Farsakoğlu, Eski CHP İl Başkanı Mehmet Bölük , İstanbul Emniyet
Müdürü Celalettin Cerrah , Prof. Dr. İlber Ortaylı, ressam Tiraje Dikmen,
sanatçı Yıldız Kenter, Erol Evgin , Hıncal Uluç ve çok sayıda Gülersoy
dostu katıldı.
Cumhuriyet, 9.7.2003
DÜZ YAZI
ORHAN BİRGİT
Kuğunun Ölümü
Sonsuzluk yolculuğuna uğurladığımız dostların arkasından yazı yazmayı
sevmiyorum.
Sadece duyduğum acıyı, tüm boyutlarıyla yansıtamayacağım için değil. Yaşamları
sırasında, değerini bilemedikleri onca kişi için gazete haberlerinde isimlerinden
söz ettirmek, kameralar karşısında boy göstermek amacıyla o uğurlama törenlerine
gelenlerin olduğunu da bildiğim için.
Dün toprağa verdiğimiz Çelik Gülersoy , 73 yıllık yaşamı sırasında bizim
toplumumuzun yeterince değerini bilemediği ender kişilerden birisiydi.
Bu köşede 26 Ocak 2000 günü yayımlanan Düzyazı, 'Kuğunun Ölümü' başlığını
taşıyordu ve Gülersoy'un bu ülkeye bitip tükenmeyen kazanımlarını, satırbaşlarıyla
sıralıyor; ancak o kazanımlara adeta sırtını çeviren yöneticilerimizin
tutumu yüzünden nasıl düş kırıklığına uğradığını da anlatmaya çalışıyordum.
Türkiye Turing Kurumu'nun yönetimini üstlendikten sonra, ''tam bir amatör
heyecanı ile geceyi gündüze kattığını'' , sevdalısı olduğu bu kente, Yıldız
Parkı'nı, Malta, Çadır, Emirgân, Beyaz, Pembe ve Sarı köşklerini, Çamlıca
Tepesi'ni yeniden kazandırdığından söz ediyordum. Beykoz'daki Hidiv Köşkü'nü
süper bir otel haline getirdiğini, Fenerbahçe'deki çamur deryası Fenerbahçe
Parkı'nı onararak gezi ve küçük keyifler için oturulacak mekânlarla süslenmiş
bir yer haline getirdiğini söylüyordum.
Gülersoy tüm bu zenginlikleri, İstanbul'u, İstanbulluların gözleri önünde
kazandırmıştı. O kazanımları, sanki topluma hizmete talip bir politikacının
yapmakla yükümlü doğal hizmet zinciri gibi algılayan bizler, yıllarca
çayımızı ya da içkimizi içtiğimiz, yemek yediğimiz bu mekânların, Refah
Partisi ve Tayyip Erdoğan damgalarının vurulduğu Büyükşehir Belediyesi'nin
özel çabasıyla arabeskleştirilmesini de sessiz bir vurdumduymazlık içerisinde
izledik.
Ne kendimiz ne de dışarıdan gelen dostlarımızı götüremediğimiz içimizdeki
bu başka dünyayı boykot ettiğimizi bile fark edemedik.
Böylesine, bulunmaz ''bi mislü baha'' ların kapılarının üstümüze nasıl
kapatılabildiğini, kapatılması için de öncelikle Gülersoy yönetimiyle
ilişkisinin kesilmesini içimize sindiremediğimizin isyanını haykıramadık.
Gülersoy, önce Sultanahmet'teki Yeşil Ev ve Ayasofya Pansiyonları ile
İstanbul'a hizmet etme iddiasını dört dörtlük sürdürmesini bildi. Daha
sonra da Büyükada'da kendisine yepyeni bir uğraş alanı yarattı.
Gülersoy için anıt
Çünkü, artık zorunlu küçülme dönemiydi. Baskılar, kesilen gelir kaynakları,
işletmelerin vergi ve sigorta borçlarının, kıdem tazminatlarının, cezaların
artmasına neden olmuştur. Yukarıda sözünü ettiğim 'Kuğunun Ölümü' yazısını,
bir gün önceki Milliyet gazetesinde Eylem Türk 'ün bir haberi nedeniyle
yazmıştım. Haberde, Gülersoy'un altında kaldığı ağır borç yükünü bir ölçüde
aşmak amacıyla Turing Kurumu'nun antikalarını 45 milyar liraya elden çıkarttığı
anlatılıyordu. O elden çıkartmanın da yeterli olmadığı, kurumun iflasın
eşiğine geldiği de yazılmıştı.
Belki, kendisini çok sevdiğini bildiğim Başbakan Ecevit 'e sesini duyurabilir
diye, söylediklerini yinelediğimi belirtmiş ve dönemin kültür bakanından,
turizm bakanından Turing Kurumu'nun ayakta kalmasını sağlayacak önlemler
almaları için çağrıda bulunmuştum.
Gülersoy'un, benim yazdıklarımdan elbette haberi, ancak yazım yayımlandığı
zaman oldu. Dostça bir mektup aldım.
Aradan geçen zaman diliminde, o dost mektuplara bir kese kâğıdına konulmuş
''hormonsuz'' mevsim sebzesi de eklenirdi. Ben kendisine, ülke kültürüne
ve turizmine yaptığı büyük hizmetlerini anımsatırdım. Gülersoy da beni,
çizgisinden sapmayan kişi olduğumu söyleyerek yüreklendirirdi.
Dün, 38 yıl hizmet verdiği Turing Kurumu'nun konferans salonundaki törenin
bitiminde Gülersoy'un tabutunu ağır ağır merdivenlerden indirdiler. Bir
keman sanatçımız, çok sevdiği ve ölüm yolculuğuna çıkmadan birkaç dakika
öncesine kadar dinlediği eserleri seslendiriyordu.
İstanbul'a kazandırdıklarını, yani yetiştirdiği çocuklarını kopartırcasına
elinden alan Tayyip Erdoğan'ın, Gülersoy'un ölümü üzerine bir başsağlığı
mesajı yayımladığını, bugünkü Büyükşehir Belediye Başkanı Gürtuna 'nın
da ''Gülersoy'un kaybı, İstanbul için bir kayıptır. Daha yakın bir çalışma
ortamına girecektik. Ama ömrü vefa etmedi'' dediğini okudum.
Umarım; bu açıklamalar İstanbul adına, Çelik Gülersoy'dan af dileme amacıyla
yapılmış olsun. Acaba, Bülent Ecevit'in Gülersoy'un anısını yaşatmak amacıyla
İstanbul'a dikilmesini önerdiği anıt o af dilemenin somut bir örneği olarak
Büyükşehir Belediye Başkanı Gürtuna tarafından yaşama geçirilemez mi?
Cumhuriyet, 10.7.2003.
UYGARLIKLARIN İZİNDE...
OKTAY EKİNCİ
Yüreğinde yanan 'mum' İstanbul'du
Çelik Gülersoy'un anıtını Soğukçeşme'nin girişine dikmeli ve susmalıyız
Geçen seçimler miydi; yoksa bir önceki mi?..
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayları arasında Çelik Gülersoy
'un da adı geçiyordu... Daha doğrusu, hem İstanbul'u hem de Gülersoy'u
sevenler bunu yakıştırmışlardı...
Sordular; ''Ne diyorsun?''
Ne denebilirdi ki!..
Keşke İstanbul gerçekten ''İstanbul'' olarak kalabilseydi de onu tutup
oybirliğiyle ''baş tacı'' edebilseydi...
Keşke ''politika'' da Çelik Gülersoy kadar zarif ve uygar kalabilseydi
de onu tutup en hak ettiği yerlerin en yücesine taşıyabilseydi...
Ancak, ne İstanbul'u Gülersoy'un o her çabasında sevgiyle yaşatmak istediği
duyguları, tarihi ve kültürüyle bıraktılar; ne de bu güzelliklerle bütünleşen
bir politikayı...
İstanbul'u kim bu duruma getirdiyse politikayı da onlar kirlettiler.
Çelik Gülersoy'un aday olması durumunda; ''İstanbul'dan seçilemeyeceği''
bir İstanbul'u yaratanlar da onlar oldular...
Şimdi eğer ölümünden ötürü de ''üzüldük'' diyorlarsa inanmayın. Gidin
Gülersoy'un elinden aldıkları köşklerde, kasırlarda, tarihi bahçelerde
ve ''kuytu yeşillerde'' neler yaptıklarına bakın.
İstanbul zarafeti yerine en kaba ''arabeski'' ; İstanbul sevgisi yerine
''kente karşı kitlesel suçları'' ; İstanbul'u koruyarak İstanbullu olmak
yerine ''doğayı ve ormanları işgalciliği'' ; İstanbul için şiir yazmak,
öykü düşlemek, şarkı söylemek yerine kuşları bile kaçırtan mangallı, dumanlı,
et kokulu bağrışmaları ve İstanbul'la kucaklaşmak yerine onu talan ederek
''bitirmeyi'' gördüğünüzde, Çelik Gülersoy için eminim ki siz de aynı
şeyi düşüneceksiniz:
''Daha fazla yaşasaydı, her gün biraz daha fazla ölecekti...''
'Ruhundaki mimarlık'
1990'lı yılların ortalarındaydık... Yaptığı restorasyonların; ''yok edilen
İstanbul'daki en anlamlı direniş'' olduğunu yeterince önemsemeyen kimi
mimarlar, bu uygulamalardaki bazı ''mesleki hataları'' hep öne çıkarmaya
başlamışlardı...
İşte bu ''duygusuzluğa'' karşı da bir mesaj olacak şekilde, Mimarlar Odası'nın
İstanbul'dan sorumlu şubesi olarak ve İstanbullu mimarlar adına, Çelik
Gülersoy'a ''mimarlığa katkı ve İstanbul duyarlılığı ödülü'' vermiştik.
Bu uygarlık mesleğini, öncelikle bir ''sanat'' ve daha da ötesi bir ''kent
aşkı'' olarak sanki ''ruhunda'' taşıdığını işte o zaman daha açık olarak
fark ettim... Teşekkür mesajında; ''Bu benim için yaşamımdaki en anlamlı
ödül'' demesi, sıradan bir söz değildi...
Çünkü ilerleyen yıllardaki hemen her görüşmemizde, her ''mimarlık'' sözünün
ardından gözlerinin içindeki ''özlem yüklü parıltıları'' gördüm...
'Vefasızların' son darbesi
Yine bu meslekten olmadığı halde, mimarlık mirasının yaşatılması ve toplumda
bu zenginliğimizi koruma bilincinin yükselmesi konusunda kim bilir kaç
mimardan çok daha ''içten'' çaba ve eylemlerinde de yine hep aynı özlemin
''özverili direnişini'' izledim...
Örneğin, siyasi iktidarlarını bu direnişe destek olması gerekirken tutup
''Turing'in gelirlerini yok ederek'' adeta engel olmaları karşısındaki
tek üzüntüsü; ''yarım kalan restorasyon ve koruma projeleri'' içindi...
1970'lerden sonra İstanbul'a yeniden armağan ettiği tarihi köşk ve kasırların;
1990'larda ''sözleşmemiz bitti'' denilerek Turing'den geri alınmasında
da tek kaygısı, yine bu kültürel değerlerin başına gelebilecek ''kültür
yoksunu müdahaleler'' olmuştu...
Böylesi bir ''vefasızlık'' , şu son zamanlarındaki hasta günlerinde bile
yakasını bırakmadı.
Ölümüne sadece birkaç ay kalmıştı... Boğaziçi'ndeki o ''sonradan görme''
ve durmadan gürültü üreten ''medya şımarığı'' kimi popüler eğlence yerlerine
karşı, yine aynı kıyılarda ''İstanbul kültürünü'' savunmak için gerçekleştirdiği
''Bebek Kahvesi'' ne ruhsat vermediler...
Boğaziçi'nin güzelliğini hem sömürüp hem de o eşsiz dingin gecelerini
''paparazzi borazanlarıyla'' parçalayanlar el üstünde tutulurken İstanbul
şarkılarını ve en tılsımlı sevda parçalarını aynı gecelerle buluşturmak
isteyen gerçek bir Boğaziçi âşığına, ''Camiye yakın yerde bu olmaz'' diyerek
sözde ''kültüre saygı'' (!) dersi vermeye kalkıştılar...
Çelik Gülersoy'un narin kalbinde sadece İstanbul için yanan o tek ve nazlı
''mum'' u da belki böylece söndürmüş oldular...
Benim şimdi tek dileğim, Soğukçeşme Sokağı'nın Ayasofya ile Topkapı Sarayı
arasındaki girişine bir ''anıtının'' yapılması... Altına da şunun yazılıp
karşısında saygıyla durulması:
''İstanbul'u, sözde İstanbullulara karşı kahramanca savundu ve bir İstanbul
beyefendisi olabilmenin son örneğini kanıtlayarak yüreğindeki kentiyle
sonsuza dek kucaklaştı...''
Cumhuriyet, 10.7.2003
Gülersoy...
Çelik dostum için ağıt türünden bir yazı yazmak doğrusu pek zoruma gidiyor.
Ama dile kolay, 1940 'lı yılların başında Beşiktaş'tan Ortaköy'e doğru
uzanan Feriye Saraylarının sondan ikincisinde Beşiktaş Ortaokulu'nda başlayan
güzel bir arkadaşlık... Sonra, kısa bir süre Kabataş Lisesi; ardından
Beyoğlu Lisesi, İstanbul Hukuk Fakültesi ve okul sonrası yıllarca süren
hiç zedelenmemiş; sevgiye, güvene ve anlayışa dayanan, dört kişilik sağlam
bir dostluk...
Bunu en güzel o anlatmıştı.
Sevgili kardeşim Gündüz Aybay 'ı yitirmemiz nedeniyle ''Dört Arkadaş''
başlıklı yazıda (Cumhuriyet, 6 Ekim 2001); sözü şöyle sürdürüyordu: ''Ben
de bu inançla öylesine özleyeceğim ki, Gündüz'e tekrar kavuşmayı, Sakarya'dan
Tekirdağ'ına kadar uzanan beton selinden kurtulup, Yıldız Parkı'nın gümrah
ağaçlıklar altında şırıl şırıl akan suları gibi, bir pınarın başında onunla
Divan Edebiyatından parçalar okumayı... ve bizim de, yani bütün sevdikleriyle
birlikte, onun ardında kalan 3 arkadaşının da kendisi ile sohbetleri sürdüreceği
o mutlu günlerin gelmesini.''
1980'lerin başında rahmetli hocamız Tarık Zafer Tunaya , kurucusu olduğu
İstanbul SBF 'de düzenlediği bir sempozyum nedeniyle Türkiye'ye davet
ettiği Prof. Niyazi Berkes onuruna Çelik Gülersoy tarafından restore edilip
döşenmiş olan Emirgân Parkı'ndaki Sarı Köşk 'te bir kokteyl vermişti.
30 yıldan fazla bir süre Türkiye'den uzak kalmış. Prof. Berkes, köşke
ve çevresindeki zevkli düzenlemeye hayran kaldığını söyleyince, Sevgili
Tunaya Hocamız, bunun Gülersoy'un eseri olduğunu ve kendisinin böyle bir
güzelliği yaratabilmesindeki sırrın da, onun ''aynı zamanda bir şair ve
ince ruhlu bir edip'' olması olduğunu söylemişti.
Bu sözü hiç unutmadım. Gülersoy'a ''İstanbul Âşığı'' sanını vererek kentin
çeşitli yörelerinde onun oluşturduğu ''yapıtlar'' a sevgiyle bakanlar
bu gerçeği bilsinler isterim.
Ustaca yapılmış ve yaratılmış bir mimari yapıt, onu yapıp yaratana, kendi
meslek alanında, kuşkusuz, şanlar, şöhretler bahşeden bir sanatçı kimliği
'ni sağlar. Ama buna sanırım bir şey daha eklemek şarttır: Kalıcı ve büyüleyici
incelik, yapıtı yaratanın, ona şairce bir katkı sağlayabilmesi ile gerçekleşir
ve sonsuza değinleşir (ebedileşir). Bunu, Koca Sinan 'ın yapıları gibi,
örneğin Osmanlı ordusunu Rumeli'ye taşımak için B. Çekmece Gölü üzerinde
inşa ettiği o dünya güzeli köprüye gölün kenarından bakarken duyumsarsınız.
O görkemli köprü, içinde ''şiir'' olduğu için onca güzel bir yapıttır.
Yıldız Parkı köşkleri ve çevreleri, Emirgân'daki köşkler, Soğukçeşme evleri,
Yeşil Ev, Hıdiv Kasrı düzenlemesi, Fenerbahçe Parkı ve oradaki düzenlemeler
vd. her biri ve hepsi, üstlerine bir şair eli değdiği için öylesine güzel,
öylesine görkemli ve büyüleyici yapıtlardır.
Onlara değen şair eli, Sevgili Çelik Gülersoy 'un elidir. Ruhu şad olsun...
Aydın AYBAY
Türkiye Gazetesi, 7.7.2003
Gülersoy öldü
İSTANBUL- Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı Çelik
Gülersoy, pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Alınan bilgiye
göre, “İstanbul aşığı” olarak tanınan Gülersoy(73), kendisinin de onarım
ve düzenleme çalışmasına katıldığı Büyükada’daki 120 yıllık kagir ve harap
Fabiato Köşkü’nün onarımıyla; kitaplık, konser salonu ve cafeye dönüştürülen
Kültür Evi’nde önceki akşam klasik müzik konseri dinlerken rahatsızlandı.
Şişli’deki Osmanoğlu Kliniği’ne kaldırılan Gülersoy, dün sabah saatlerinde
pankreas kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Jandarma komutanı babasının
doğu hizmetinde bulunduğu 23 Eylül 1930’da Hakkari’de doğan Çelik Gülersoy,
1958’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Türkiye Turing
ve Otomobil Kurumu’nda çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1965 yılında
Genel Müdürü olan Gülersoy, bu kurumda Yönetim Kurulu Başkanlığı yaparken
hayatını kaybetti.
Türkiye Gazetesi, 9.7.2003.
Çelik Gülersoy, toprağa verildi
İSTANBUL - Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun 38 yıllık Genel Müdürü
ve son Yönetim Kurulu Başkanı Çelik Gülersoy (73), toprağa verildi. Önceki
gün vefat eden Gülersoy’un cenazesi, 1965’ten bu yana Genel Müdürlüğü’nü
yürüttüğü Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun Levent’teki merkezinde
düzenlenen törenin ardından, Teşvikiye Camii’ne getirildi.
İstanbul beyefendisiydi
Burada taziyeleri kabul eden Gülersoy’un kardeşi Fikret Gülersoy, 4 kardeşin
en küçüğü, en ileri görüşlü, en zeki ve en kabiliyetli olanının Çelik
Gülersoy olduğunu söyledi. Törene, Gülersoy’un ailesi ve yakınlarının
yanı sıra İstanbul Valisi Muammer Güler, Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna,
Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül
ile dost ve sevenleri katıldı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, Çelik Gülersoy’un
sağlığında üretebilen nadide insanlardan ve tam bir İstanbul beyefendisi
olduğunu belirterek “Gülersoy’un kaybı, İstanbul için bir kayıptır. Daha
yakın bir çalışma ortamına girecektik, ama ömrü vefa etmedi. Kaybı acı
oldu” dedi. Çelik Gülersoy’un naaşı, Teşvikiye Camii’nde öğleyin kılınan
namazından sonra Demirciköy Mezarlığı’ndaki annesinin kabri yanında toprağa
verildi. Öte yandan, Teşvikiye Camii’nde Çelik Gülersoy’un yanı sıra İTÜ’den
emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdi Dalfes’in de cenaze namazı kılındı.
Ziya Sandıkçıoğlu /
Cumhuriyet, 12.7.2003.
Ahmet Arpad
O Gerçek Bir İstanbullu idi...
Bizans, Konstantinopolis, İstanbul... İmparatorluklar başkenti, kültürler
mozayiği. Dünyada eşi olmayan bir metropol... Ne kaldı o günlerden geriye?
Ne bırakacağız torunlarımıza? İstanbul son elli yılda ardı ardına yediği
darbelerin altında ezildi, fakat yine de hep direndi. İşin acısı, bu darbeler
dışardan, düşmanlardan değil, bu kentte yaşayanlardan, onu yönetenlerden
geldi.
Sözüm ona, demokrat başbakanlardan, sağcı ya da dini bütün belediye başkanlarından!
Değişik çıkarlar uğruna yapılan yağmaya en çok onlar katıldı. Peki karşı
çıkan olmadı mı? Oldu. Bir avuç aydın, gerçek İstanbullu bir azınlık...
İşte onlardan birini, Çelik Gülersoy 'u yitirdik. Büyük bir 'İstanbul
âşığı' daha kaydı gitti. Çoğu İstanbullu'nun umudu o insan artık aramızda
yok. Son yıllarda onun gibiler azalırken, engellenirken, yağmacılar beslendi,
yeni yeni yasalarla desteklendi, çıkarlar uğruna güçlendirildi.
Çelik Gülersoy kırk yılı aşkın süre yönettiği Türkiye Turing ve Otomobil
Kurumu'nun hemen hemen tüm gelirini İstanbul'un kültür ve tarihini koruma
uğruna harcamıştır.
Belediyenin, devletin topluma yapması gerekenleri o yapmıştır. Ona çelme
atanlar, önüne sayısız engel çıkaranlar ise hep bizi yönetenler(!) olmuştur.
Gülersoy ile en çok uğraşmış belediye başkanlarından biri Bedrettin Dalan
idi. Fakat gelen gideni arattı. Recep Tayyip Erdoğan 'mavi gözlü selefi'
ni solladı! Göreve gelir gelmez Çelik Gülersoy'un İstanbul'a kazandırmış
olduğu 'bir kolyenin incileri' diye nitelenen Boğaziçi Köşkleri' ni, Çamlıca
Tepesi 'ni elinden alıverdi. Bu tarihsel mekânlar, tepeden tırnağa değiştirildi.
İçki yasağı geldi, güzelim eşyalar kaldırıldı, klasik Batı müziği konserlerine
son verildi. İstanbullu artık türbanlıların akın ettiği köşklerden uzaklaştı,
daha doğrusu uzaklaştırıldı.
Yakından tanıdığım Çelik Gülersoy son yıllarda mutlu değildi. Çünkü çıkar
çevrelerinin İstanbul yağması, ülkeyi kim yönetirse yönetsin hiç aralıksız
devam ediyordu. Duyarlı bir aydın, gerçek bir Atatürkçü olarak Gülersoy'un
yüreği Türkiye'nin de içine düşürüldüğü duruma kan ağlıyordu. Sanırım
umudu giderek azalıyordu. Cumhuriyet'te çıkan en son iki yazısında (Ağıt
I ve Ağıt II) bunu sezmek mümkündü.
İstanbul'a bir ömür vermiş Çelik Gülersoy, son zamanlarda giderek yalnızlaşmıştı.
Ölümünden birkaç hafta önce Bebek İskelesi'nde kahvelerimizi içerken:
''Bilsen babanı (Burhan Arpad'ı ) ne kadar arıyorum!'' demesini unutamayacağım.
Umarım onun başlatmış ve onlarca yıl inatla, sabırla, dirençle sürdürmüş
olduğu 'kutsal' görevi Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu sürdürür. Çünkü
son elli yılda indirilen bütün darbelere direnen İstanbul'umuz, ayakta
kalmak zorundadır. Bakalım Çelik Gülersoy'un aramızdan ayrılışından sonra
İstanbul'u tüm Türkiye'nin doğa ve kültür varlığı olarak benimseyecek
genç insanlar çıkacak mı?
Ahmet ARPAD
Bizans, Konstantinopolis, İstanbul... İmparatorluklar başkenti, kültürler
mozayiği. Dünyada eşi olmayan bir metropol... Ne kaldı o günlerden geriye?
Ne bırakacağız torunlarımıza? İstanbul son elli yılda ardı ardına yediği
darbelerin altında ezildi, fakat yine de hep direndi. İşin acısı, bu darbeler
dışardan, düşmanlardan değil, bu kentte yaşayanlardan, onu yönetenlerden
geldi.
Sözüm ona, demokrat başbakanlardan, sağcı ya da dini bütün belediye başkanlarından!
Değişik çıkarlar uğruna yapılan yağmaya en çok onlar katıldı. Peki karşı
çıkan olmadı mı? Oldu. Bir avuç aydın, gerçek İstanbullu bir azınlık...
İşte onlardan birini, Çelik Gülersoy 'u yitirdik. Büyük bir 'İstanbul
âşığı' daha kaydı gitti. Çoğu İstanbullu'nun umudu o insan artık aramızda
yok. Son yıllarda onun gibiler azalırken, engellenirken, yağmacılar beslendi,
yeni yeni yasalarla desteklendi, çıkarlar uğruna güçlendirildi.
Çelik Gülersoy kırk yılı aşkın süre yönettiği Türkiye Turing ve Otomobil
Kurumu'nun hemen hemen tüm gelirini İstanbul'un kültür ve tarihini koruma
uğruna harcamıştır.
Belediyenin, devletin topluma yapması gerekenleri o yapmıştır. Ona çelme
atanlar, önüne sayısız engel çıkaranlar ise hep bizi yönetenler(!) olmuştur.
Gülersoy ile en çok uğraşmış belediye başkanlarından biri Bedrettin Dalan
idi. Fakat gelen gideni arattı. Recep Tayyip Erdoğan 'mavi gözlü selefi'
ni solladı! Göreve gelir gelmez Çelik Gülersoy'un İstanbul'a kazandırmış
olduğu 'bir kolyenin incileri' diye nitelenen Boğaziçi Köşkleri' ni, Çamlıca
Tepesi 'ni elinden alıverdi. Bu tarihsel mekânlar, tepeden tırnağa değiştirildi.
İçki yasağı geldi, güzelim eşyalar kaldırıldı, klasik Batı müziği konserlerine
son verildi. İstanbullu artık türbanlıların akın ettiği köşklerden uzaklaştı,
daha doğrusu uzaklaştırıldı.
Yakından tanıdığım Çelik Gülersoy son yıllarda mutlu değildi. Çünkü çıkar
çevrelerinin İstanbul yağması, ülkeyi kim yönetirse yönetsin hiç aralıksız
devam ediyordu. Duyarlı bir aydın, gerçek bir Atatürkçü olarak Gülersoy'un
yüreği Türkiye'nin de içine düşürüldüğü duruma kan ağlıyordu. Sanırım
umudu giderek azalıyordu. Cumhuriyet'te çıkan en son iki yazısında (Ağıt
I ve Ağıt II) bunu sezmek mümkündü.
İstanbul'a bir ömür vermiş Çelik Gülersoy, son zamanlarda giderek yalnızlaşmıştı.
Ölümünden birkaç hafta önce Bebek İskelesi'nde kahvelerimizi içerken:
''Bilsen babanı (Burhan Arpad'ı ) ne kadar arıyorum!'' demesini unutamayacağım.
Umarım onun başlatmış ve onlarca yıl inatla, sabırla, dirençle sürdürmüş
olduğu 'kutsal' görevi Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu sürdürür. Çünkü
son elli yılda indirilen bütün darbelere direnen İstanbul'umuz, ayakta
kalmak zorundadır. Bakalım Çelik Gülersoy'un aramızdan ayrılışından sonra
İstanbul'u tüm Türkiye'nin doğa ve kültür varlığı olarak benimseyecek
genç insanlar çıkacak mı?
Cumhuriyet, 12.07.2003, 17.sf.
NİLGÜN CERRAHOĞLU
Çelik Gülersoy Olmanın Yalnızlığı...
''Sonunda neden Büyükada'ya çekildiğini'' sormuştum ona.
''Annemi kaybettim'' demişti: ''Yeni bir muhite, iç huzuruna ihtiyacım
vardı. Ada bana bunu verdi. Ben de bir inci keşfettim!''
Yalnız bir adamdı Çelik Gülersoy . Onu bir dönem yaptığım ''Pazar Sohbetleri''
çerçevesinde tanıdım. Bir ''sohbetlik'' tanışıklığımızdan çıkarabildiğim
kadarıyla hayatında olağanüstü sevgiyle bağlandığı tek insandı annesi.
Gazetelerde Gülersoy'u annesinin yanında toprağa verdiklerini okudum.
Gülersoy'un ''çekirdek ailesi'' annesi ise, ''büyük ailesi'' İstanbul
oldu.
'1997 Şubat' ında yaptığımız o söyleşide ''ailesinin son ferdi'' ''Büyükada''
yı anlatmıştı bana. İçinde lokali ve kütüphanesi olan ''cep sineması projesi''
nden tutun da, Büyükada'ya yaz kış canlılık getirecek ''kongre turizmi''
ne kadar neler vardı kafasında... Venedik'in Torcello ve Giudecca Adası'ndaki
dünyaca ünlü ''Cipriani Oteli'' gibi, şehirle sadece kendi müşterileri
için motor bağlantısı kuran bir otel düşünüyordu mesela. ''Venedik'teki
gibi, İstanbul'a hiç girmeden, Yeşilköy'den yolcuyu alıp doğru Büyükada'ya
getirecek bir otel teknesi olmalı'' demişti: ''Kente gidiş gelişler için
belli saatlerde gene otelden tekne trafiği ayarlanabilir. Turing'in imkânları
olursa, yapacağımız işlerden biri de bu olacak!''
Sivil toplum örgütlenmesinin ilk temsilcisi
Vizyon, görgü, kültür, tasarım gücü, inanç... Çelik Bey bana göre buydu.
Yaşamının en büyük arzusu, İstanbul'u bir ''Turing'' ci olarak gezip gördüğü
büyük Avrupa kentleriyle yarışır hale getirmek; kente hak ettiği görkemi
kazandırmaktı.
Gülersoy'la bir kış öğleden sonrasında yaptığımız o birkaç saatlik sohbeti
''İstanbul Kitaplığı'' nda gerçekleştirmiştik. Bu ''müze kitaplığı'' Gülersoy
'80'li yıllar sonunda inşa etmiş, varını yoğunu oraya bağlamıştı. İstanbul'a
kazandırdığı sayısız eser arasında en değer verdiği, yaşamının en kalıcı
yapıtı olarak gördüğü köşe buydu. Yoktan var ettiği kitaplığı bana gururla
gezdirmişti. Kendimi ''Alis Harikalar Diyarında'' gibi hissetmiştim. Neler
yoktu o kitaplar arasında? İstanbul'dan gelip geçen eski büyükelçilerin
anılarını mı istersiniz; De Amicis, Pierre Loti gibi tanınmış yazarların
İstanbul maceralarını mı?
Kitap rafları arasında dolaşırken Gülersoy'un kişisel iradesi, tutkusu,
yapıcılığı ve mücadele gücüne hayran kalmıştım. Bu kitaplara yaşamını
vermişti. Bir bir hepsini Paris, Londra, Prag, Varşova antikacılarından
arayıp bulmuş; sebatla toplamıştı. ''O zaman fiyatları makuldü'' diye
anlatmıştı: ''Şimdi yaprakları tek tek müzayedeye çıkıyor...''
Yaşadığı toplumdan ileride...
O günden hatırladığım, aklımda kalan en yoğun duygu, ''yalnızlık'' . Bu
kadar emek ve özveriyle bir araya getirilen, yoktan yaratılan, İstanbul'da
eşi benzeri olmayan kitaplık boş, bomboştu çünkü. Ne bir ses, ne bir nefes...
Kitaplığın en sadık müdavimi, Çelik Bey'in kendisiydi.
Bizden başka içeride ne bir meraklı, ne bir öğrenci, ne bir ziyaretçi
ne de bir araştırmacı vardı. Gülersoy hem yarattığı eserle gurur duyuyor
hem de yaptığı işlerin gerekli adrese ulaşmamasından ötürü büyük bir kırıklık,
acı duyuyordu. Söylediği her cümlede, verdiği her yanıtta bu acının ve
küskünlüğün izleri vardı.
''Kültüre boşveren, horlayan, geri plana iten, Batı ve Batılılaşmayı refah
ya da teknoloji olarak anlayan bir ülkede yaşamanın yalnızlığını hisseden
bir aydın Çelik Gülersoy'' diye yazmışım bu nedenle ''İstanbul Kitaplığı''
nda yaptığımız o söyleşinin girişine ve ardından da eklemişim: ''(Gülersoy
hayata geçirdiği) Turing faaliyetleriyle, Türkiye'deki sivil toplum gücü
ve örgütlenmesinin ilk temsilcisi aynı zamanda...''
Çelik Gülersoy yaşadığı toplumdan ileride olan bir insandı ve bize çok
önemli bir miras bıraktı. Bıraktığı miras tek tek topladığı antika kitaplar,
yenilenen asırlık kasırlar, Büyükada, Bebek İskele'deki ''Turing Cafe''
ler, Yeşil Ev ve Soğuksu Çeşme Sokağı'ndan ibaret değil. Tüm bunların
hepsinden çok daha önemli bir şey, ''bilinç'' kaldı Çelik Gülersoy'dan
geriye: Doğduğumuz ve yaşadığımız kente ''sahip çıkma bilinci'' ...
Bir yaşama bundan büyük bir eser sığdırılabilir mi? Toprağı bol olsun.
Cumhuriyet, 13.7.2003, 4.sf.
ALİ SİRMEN
Ç.Gülersoy'un Dramı
Sevgili,
Çelik Gülersoy 'un ölümü üzerine çıkan yazılar, bende hem umut hem de
garip duygular uyandırdı.
Çelik Bey'in ölümü üzerine çıkan övgü dolu, ondan da önemlisi, yapmak
istediği işin anlamını kavrayan ve onunla aynı kaygıyı paylaşan yazılar
da Çelik Bey'in tek başına bir savaşçı olmadığının kanıtıydı.
Evet diğerleri belki onun gibi yaşamlarının tümünü koymamışlardı bu yola,
ama yine de onun doğrultusunda kendi yaşamlarının elverdiği ölçüde yürümüşler,
aynı değerleri, aynı kaygıları paylaşmışlardı.
Bu tepkiler beni aynı zamanda garip duygulara gark etti.
Toplum, hiç değilse, basındaki kalemleri aracılığıyla bu adamı umursuyordu.
Peki ne yapmıştı bu adam?
Toplumun umursamadığını umursamıştı?
Onun umursadığını umursayamayan bir toplumun, onun kendisini önemsemesinde
bir gariplik yok mu?
***
Aslında çelişki yumağı çözülmeyecek cinsten de değil. Çelik Gülersoy'u
önemseyen ve övenler toplum içinde de azınlıktalar. Yine de yok değiller.
Unutmayalım ki, aydın tavrında önemli olan nicel değil, nitel yandır.
Demek ki, Çelik Bey'in dramı kimsesiz değil, ama azınlıkta olmasıydı ki,
bu tarihte küçük ya da büyük önemli işlere soyunmuş birçok kişinin başına
gelmiştir.
Çelik Gülersoy'un çabaları, İstanbul'a değil, Londra veya Paris'e yoğunlaşmış
olsaydı, toplum tarafından böylesine aldırmazlıkla karşılanmaz, ama böylesine
de önemsenmezdi.
Çünkü Londra ya da Paris'in korunması, bütün hemşerilerinin, hatta yurttaşlarının
ortak bilinciyle kristalleşmiş bir ulusal davranışa dönüşmüştür.
Tabii ki, öyle bir ortamda, bu işin gönüllü neferleri ya da önderleri,
çabasını İstanbul'a yoğunlaştırmış Çelik Gülersoy kadar önemsenmezlerdi.
Demek oluyor ki, Çelik Gülersoy'un dramı, aynı zamanda yaşamını ve kişiliğini
bizim açımızdan önemli kılan öğeyi de oluşturuyor.
Yanlış anlaşılmak istemem, ''Çelik Bey'in dramı ve de önemi Türk olmasından
kaynaklanıyordu'' demek istemiyorum. Onun dramı ve önemi, geçiş dönemini
yaşayan ve onun hayhuyu içinde birçok şeyi önemseme olanağını bulamayan
bir toplumda yaşamasından kaynaklanıyor; ve tabii ki bu da geçecek. Ama
bu geçicilik, dramı ortadan kaldırmayacak, çünkü bütün bunlar geçene kadar
korunması gereken şeylerin tümü değilse bile büyük çoğunluğu yok olacak.
***
Çelik Gülersoy'un bütün bu çabalarına karşın umutsuz olduğu çok söylenip
yazıldı. Onun bu tavrı bana, ''Zekâmla kötümser ama irademle iyimserim''
diyen Antonio Gramschi 'yi anımsatıyor. Hatta onunla Turing Kulüp'te bir
ara birlikte çalışmış olan Mine Kırıkkanat , bir gün Çelik Bey'in, ''Bu
İstanbul'u bize bırakmayacaklar'' dediğini söylüyor.
İstanbul'u bize bırakmayacak olanın yabancılar mı, yoksa göçtükten sonra
bilinçsizce yağmalayan kardeşlerimiz ile onların oluşturduğu ve kendilerine
her türlü talan imkânını sağlayan demokrasi olduğunu sandığımız rejim
mi olduğu sorusunu bırakalım bir yana da olaydaki dramatik öğeye bakalım.
Demek ki, Çelik Gülersoy'un bütün bu çabalarında, kendi insanlarına gelecek
için bir şeyler bırakmak umudu yatmıyordu.
O zaman neydi onu böylesine çabalamaya iten?
Burada ilk bakışta çok korkunç gibi gelen bir sonuca varabilir ve ''Çelik
Gülersoy, kendisi ve yakın dostları için düşlediği küçük İstanbul köşeleri
yaratmaya çalışıyordu'' diyebiliriz.
Böyle bir düşünce bizi Çelik Bey'in büyük bir bencil olduğu gibi dramatik
bir sonuca ulaştırmaz mı?
Sanırım ki, burada kişisel bir dram yoktur.
İlk bakışta ne kadar çelişkili görünürse görünsün, başkaları için bir
şey yapabilmek için aslında büyük bir bencil olmak gerekir.
Öyle ya! Kendi benliğini, kendisine büyük görünen davalara adayacak ve
bunu ancak kendisinin başaracağını düşünecek kadar bencil olmadan diğergam
(altruiste) olmaya olanak var mı?
Cumhuriyet, 13.7.2003, 2.sf.
OKTAY AKBAL
Bir Temmuz Akşamında...
''Bitsin mi? Hayırlısıyla bu
beyhude sonbahar.''
Yalnız güz mü, yaz mı, kış mı ilkyaz mı? Bitmeyen bir şey yok. Her şey
uçar gider. Masallar nasıl başlar; bir varmış bir yokmuş!..
Yahya Kemal ''Bizden evvel giden ahbaba selam olsun erenler'' demişti.
Bir ölüm bekleyişi ya da korkusu... Bu yolların sonu nereye gider, biliyoruz.
Doğmak, yaşamak, ölmek... Bunun gizlisi saklısı yok. İstediğin kadar görmezlikten
gel, boş!..
Akyaka'da Yücelen Otel'in üst kat terasında oturmuşuz. Temmuz akşamı dağların
ötesine çekiliyor. Dostlar var sofrada; İlhan var, Hamdi Bey var, Oktay
var, Sabahattin, Nail, Halet var, Abdurrahman, Yılmaz var, eşleri var...
Belki yarım yüzyıldır birlikte olduğumuz... Resimler, filmler çekildi.
Bir daha bu dost çevresini bir araya getirmek!..
İnsan kalabalıkta da kendi dünyasına dalıp gider. Hele bir kadeh rakının
tadı varsa dudaklarında!.. Bir gün bu körfezi, bu dağları, bu kumsalı,
orda oynaşan çocukları, denize girip çıkanları görememek, bir daha!..
Bir daha böyle bir anı yaşayamamak!.. Bir ürperti, bir sarsılma!..
Necati Cumalı 'yı, Salâh Birsel 'i, Sabahattin Kudret 'i, Melih Cevdet'i,
Ceyhun Atuf 'u, Can Yücel 'i anımsadım. Daha ötekileri!.. Hep şair dostlar
var. Hep şairler, nedense! Hiç ölmezlermiş gibi onlar... Ama ne kadar
çoklar? Yaşayanlardan daha çok, yaşamayanlar.
Memet Fuat son dört yılında gün gün yaşantısını yazmış. İki koca kitap:
''Ölünceye Kadar.'' Hep şiir, yazı, kitap, bir yandan da futbol, voleybol...
Ama ölüm öncesinde bile düşüncesi yine toplum, insanlar, ülke:
''Bugün parlamento yolunu köktendinciler kullanıyorlar. İnanılmaz derecede
demokratlar! Demokrasi yoluyla devlet kadrolarına adamlarını yerleştiriyorlar.
İmam hatiplerde yetiştirdikleri gençler aracılığıyla belediyeleri, kaymakamlıkları,
adliyeyi, milli eğitimi ellerine geçirmiş durumdalar. İslam devletini,
şeriata dayalı devleti kuracaklar...''
Tayyip 'ler daha işbaşına gelmeden yazmış bunları. Ya şimdi yaşasaydı,
görseydi olup bitenleri? Hangi uçuruma doğru gittiğimizi?
Zehir oluyor her şey. Rakılar bozuk, biralar ekşi... Yiyecekler, içecekler,
sevgiler, dostluklar, şiirler, yazılar, umutlar, hepsi karmakarışık...
Bir kördüğümü çözmek yazıyla, sözle!.. Hiç olacak şey mi? Konuşuyoruz,
tartışıyoruz, toplumda bir aydınlanma yaratmak, bir çıkmaz önünde birbirimizle
çekişerek bir yere varmak...
En sevdiğim öykü yazarıydı, incelikler, derin duyarlıklar isteyen sanatın
en önde yürüyeniydi Tomris Uyar... Yazdıkları kalacak... Hepsi yaşam dolu,
hepsi ustaca... Bir Tarabya akşamı canlanıyor. İki genç insan koşup geliyor
yoldan geçen yazarın yanına. Ülkü Tamer 'le Tomris. Yeni evlenmişler,
sevinçliler, mutlular. Sonra Tomris birbirinden üstün yazılar, öyküler
yazacaktı, yazdı da... Son gününe dek...
Bir İstanbul sevdalısıydı Çelik Gülersoy... Yaşam boyu güzel yapıtlar,
çalışmalar, araştırmalar.. Tek derdi bu kenti korumaktı, bu kentin ölümsüzleşmesini,
bugünden geleceğe kalmasını... Olmadı, olamadı. Güzellik düşmanları bir
ordu gibi! Yıkmak, yok etmek çeteleri!..
Memet Fuat gerçek bir edebiyat adamıydı. Sayılıdır böyleleri. Ataç öyleydi.
Gecesi gündüzü edebiyattı, şiirdi. Memet, ikinci Ataç sayılır. Dört yıl
direndi yaşamaya. Bin zorlukla. Kitaplar kitaplar. Kişi gider, yarattıkları
kalır. Galiba en iyisi bu!
Akşam, görkemiyle indi Akyaka denizine... Kadehimi kaldırıyorum, Halet'in,
Nail'in, İlhan'ın, tüm dostların sağlığına... Her şey önemli, sevgi, aşk,
yaşam, ama en değerlisi dostluklar...
Bir gün her şey masal olacak! Bunu bilerek yaşanacak.. Memet Fuat'ın,
bugünün de, yarının da bir özdeyişi sayılacak sözleriyle bitireyim: ''Demokrasiye
geçişi çok pahalı ödedi bu ülke.''
Cumhuriyet, 13.7.2003, 17.sf.
DENİZ KAVUKÇUOĞLU Ölüm Korkusu!
Sıcaklar bastırınca Nişantaşı'ndan, daha önce üç yıl yaz kış oturduğumuz
Silivri'deki küçük yazlık evimize geçtik. Bilindiği gibi Silivri, yeraltı
konusunda uzmanlaşmış bilim adamlarımızın, ''Otuz yıl içinde mutlaka gerçekleşecek!''
dedikleri büyük Marmara depremi öngörülerinde adı en çok geçen semtlerden
biri. Geçen günlerdeki 5.3'lük Saros depreminden sonra Silivrililer daha
bir tedirgin oldular. Her ne kadar, ''Yok yahu, bir şey olmaz!'' türünden
sözlerle birbirlerine moral vermeye çalışıyorlarsa da herkeste bir korku
var. İnsanlar denizin durgunluğundan, rüzgârın yönünden, havanın pusundan,
horozların ötüşünden bir anlam çıkarmaya çalışıyorlar ama, eğer olacaksa,
büyük yıkımlara yol açacağı söylenen bu korkunç doğa olayı karşısında
yapabilecekleri çok şey olmadığını da biliyorlar. Hiç konuşmak istemeseler
de günlük yaşamda söz bir yerlerden dönüyor, dolaşıyor, ''ölüm'' e geliyor.
''Ölüm'' ün kaçınılmaz, mutlak bir son olduğunu bilmesine karşın, -belki
de bu nedenle- insanoğlu en çok ölümden korkuyor. Ölüm, bir ''bitiş''
olmakla birlikte aynı zamanda da bir ''yarım bırakış'' . Ölümle birlikte
mutlaka bir şeyler tamamlanamadan, eksik, yarım kalıyor. Çıkılan bir gezi,
başlanan bir yazı, bir el örgüsü, bir kitap, temeli yeni atılan bir ev,
kurulan düşler, yaşanan aşklar, mutluluklar, hüzünler, kısacası hayata
dair ve hayatın içinden küçüklü büyüklü, önemli önemsiz pek çok şey...
Ömrün süresi de, mutlak ''son'' un yeri ve zamanı da belli değil. Ölüm
insanı bir yaz günü Antalya'da bir çay bahçesinde bir bebek arabasının
içinde, Bingöl mezralarındaki evlerden birinde gece uyurken yakalayabiliyor.
Ya da İstanbul'da, Beyoğlu'nun ortasında bir kafede otururken yukarıdan
düşen ağır bir taş insanın yaşamına son verebiliyor. Nereden, nasıl ve
ne zaman gelirse gelsin ölüm denen şey her zaman ''aptal'', ''pis'' ve
''çirkin'' ve hep ''erken'' . İnsan, çevresindeki ölümler sıklaştıkça,
o ''bitiş'' i daha çok düşünür oluyor. Her giden, insanın kendisinden
de bir şeyler götürüyor. *** Son on gün içinde üç sevdiğim dostumu yitirdim.
Önce Tomris Uyar 'ı, arkasından Çelik Gülersoy 'u, onun ardından da Zeyyat
Elman 'ı... Tomris Uyar'ın, çok uzun yılar sonra İstanbul'a döndüğümde
bir hafta konuk olduğum dost evi, beni kentimle buluşturan köprülerden
biri olmuştu. Çelik Gülersoy ise yitirmekte olduğu kimliğini İstanbul'a
yeniden kazandıran, kentinden uzak düşmüş İstanbullulara kentlerini yeniden
özleme duygusunu tattıran bir hemşerimdi. Zeyyat Elman'la TÜYAP'ta on
yıldır birlikte çalışıyorduk. Değerli, çalışkan bir arkadaşımızdı. Sevdiğim
bir dostumdu. Bozcaada'da bir kalp krizi sonucu veda etti yaşama. 52 yaşındaydı.
Ölüm nasıl ''aptal'', ''pis, ''çirkin'' olmasın? Üçü de erkenden, ''bir
şeyler'' i eksik bırakarak, bizlerden de ''bir şeyler'' i eksilterek ayrıldılar
aramızdan. *** İnsan, ölümün de yaşam kadar doğal olduğunu biliyor, ama
yine de düşünmeden edemiyor. Bu yazıyı dün sabah gün doğumunda Silivri'de
yazdım. Karşımda uzanıp giden denize bakarken Nâzım Hikmet 'in iki dizesi
döküldü dudaklarımdan: ''Ne ölümden korkmak ayıp / Ne de düşünmek ölümü.''
|